Makale: Türk Kültürel Özellikleri ve Bunların Performans Değerlendirmesi Sistemleri İçin Doğurguları

Makale adı: Performans Değerlendirmesine Tarihsel Bir Bakış ve Kültürel Bir Yaklaşım
Yazarı: Yrd. Doç. Dr. H. Canan Sümer
Yayın yeri: Türkiye’de Yönetim, Liderlik ve İnsan Kaynakları Uygulamaları, Editör Yrd. Doç. Dr. Zeynep AYCAN, Türk Psikologlar Derneği Yayınları,
 
Bu çalışma: “Türkiye’de Yönetim, Liderlik ve İnsan Kaynakları Uygulamaları” adlı kitabın, Türk Kültürel Özellikleri ve Performans Değerlendirme Sistemleri” adlı makalesinin, “Türk Kültürel Özellikleri ve Bunların Performans Değerlendirmesi Sistemleri İçin Doğurguları” adlı bölümünden alıntılanmıştır.
 

Geleneksel değerlerin üzerine, batı teknolojisi, kurum ve yaklaşımlarının benimsendiği Türkiye’nin doğu ve batının bir karışımını temsil ettiğini söylemek mümkündür (Kozan ve İlter, 1994).1920’li yıllarda başlayan modernleşme ve dışa açılma süreci, 1980’li yıllarda üretim ve bankacılık sektörlerinin dış pazarlara açılmasıyla ivme kazanmıştır. Özellikle dış yatırımların artmasıyla kurumlar batılı yönetim yaklaşımlarını da benimsemeye başlamıştır. Ancak, çıkış noktaları batı olan bu yaklaşım ve modellerin, baskın kültürel değerlerle ne derece uyumlu oldukları çok fazla araştırılmamıştır.

Hofstede’in (1980), Türkiye’yi de içeren geniş kapsamlı kültürlerarası çalışmasında Türkiye, güç aralığının ve belirsizlikten kaçınmanın  yüksek olduğu, geleneksel olarak kadınsılıkla özdeştirilen değerlerin baskın olduğu, oldukça toplulukçu bir kültür olarak tanımlanmaktadır.  Toplulukçuluk (ve bireycilik) dikey ve yatay toplulukçuluk (bireycilik) olarak ikiye ayrılmaktadır (Chen, Meindl ve Hunt, 1997). Dikey ilişkiler güç uzaklığının yüksek olduğu ülkelerde gözlenirken, yatay ilişkiler güç odaklarının düşük olduğu ülkelerde gözlenmektedir. (Triandis ve Bhawuk, 1997). Yaklaşık 50 ülkenin karşılaştırıldığı bir kültürlerarası çalışmada Schwartz, (akt., Triandis ve Bhawuk, 1997) Türkiye’yi dikey toplulukçu bir kültür olarak tanımlamıştır.

Kozan ve İlter’e (1994) göre, yine yüksek güç aralığına paralel olarak, Türk yöneticiler katılımcı bir yaklaşımı benimsememekte, astlar da katılımcı bir amir ya da lideri çok tercih etmemekte ve amirleriyle görüş farklılıklarını ifade etmekten kaçınmaktadırlar. Ancak, bu otoriter yöneticilik stili, üstler ve astlar arasında soğuk ve mesafeli ilişkileri beraberinde getirmemektedir.  Tam tersine, amir ya da yönetici, saygı duyulan ve otoritesi sorgulanmayan bir baba figürü olarak algılanmaktadır. Koruyucu ve kollayıcı, “ataerkil” (paternalistik) lider/yönetici modelinin tercih edilen liderlik stili olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır (İlter, 1983; Kabasakal ve Bodur, 1998).

Aycan ve Kanungo’nun yaptıkları kültürlerarası bir çalışma, Türk kültürünün toplulukçu özelliklerinde ve güç aralığında azalma olduğunu göstermektedir.  Yazarlar, bu eğitimin ekonomik ve kültürel anlamda dışa açılmanın bir yansıması olduğunu ileri sürmektedir.  Çalışanların kurumsal hedeflere ulaşmadaki önlemlerinin anlaşılmasının, ki bu 1970’lerde hızlanan örgütsel davranış ya da insan ilişkileri akımının Türk kültürüne ulaşan gecikmiş bir esintisi olarak da düşünülebilir, daha katılımcı bir yaklaşım için uygun zemin hazırladığı düşünülebilir. Ancak, bu değişimin göreceli olduğunu vurgulamak yararlı olacaktır. Bahsedilen çalışmada, Türk kültürü, kullanılan ölçekte halen averajın üzerinde bir toplulukçuluk sergilemekte ve ataerkil özellikler kültürü tanımlamaya devam etmektedir.

Kültürün ilişki yönelimi, toplulukçu yapısı ve ataerkil özellikleri göz önüne alındığında, ödül dağıtımında eşitlik ya da hakkaniyet ilkesinden çok, ihtiyaç temelli bir yaklaşımın daha çok tercih edildiği söylenebilir. İş yaşantısında, evrenselci bir tutum yerine, kuralların gerektiğinde değiştirilebildiği özelci bir yaklaşımın yaygın olduğu gözlenmektedir.  Bu özelci yaklaşım, kültüre de yaygın olarak kullanılan “adam kayırma” ya da “torpil” gibi iş “halletme” ya da “bitirme” yollarının tercih edilmesinde de  gözlenmektedir. Özelleştirme çabalarına karşın, yüksek güç uzaklığının bir yansıması olarak, halen devletçilik ve merkeziyetçilik anlayışının yaygın kabul gördüğü görülmektedir. Devlet kontrolünün yüksek olduğu merkeziyetçi kültürlerde, kaynakların dağıtılmasında politik faktörlerin performanstan daha ön planda olabileceği de söylenmektedir (Davis, 1998).

Bunlara ek olarak, Türk kültürünün yüksek ortamsal bir kültür olduğu da söylenebilir. “Söyleyenden dinleyen arif gerek”, “Söz dediğin yaş deridir, nereye çekersen oraya gider”, “Söz gümüşse sükut altındır” ve “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla”  atasözlerinin de yansıttığı gibi, iletişimde “açıklık” ve “doğrudanlık” yerine, dolaylı mesaj verme kültürel olarak teşvik edilmektedir.  Bununla tutarlı olarak, Kozan de İlter (1994), çatışma çözümünde yüzyüze gelme taktiğinin Türkler tarafından  fazla tercih edilmediğini, bir üstün destekleyici, bir arabulucu rolünü üstlenmesinin etkili bir çatışma çözme yöntemi olabildiğini belirtmektedir.

Kaynak: Türkiye’de Yönetim, Liderlik ve İnsan Kaynakları Uygulamaları, Editör Yrd. Doç. Dr. Zeynep AYCAN, Türk Psikologlar Derneği Yayınları, S. 82, 83, 84  – Makale adı: Makale sahibi: Yrd. Doç. Dr. H. Canan Sümer

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.