Eğitim Yönetimi ve Denetiminin Kuramsal Temelleri

Balcı, eğitim yönetiminin üniversitelerde bölüm ya da birimlerinin bulunduğunu, öğrencilerine diploma olanağı sunduğunu, bir araştırma olanı olduğunu, bilimsel dergilerinin bulunduğunu, mensuplarının örgütlü bir yapı gösterdiğini, dolayısıyla alanın bir bilim olduğunu ifade etmiştir. Mitchell  de eğitim yönetiminin özgün ve yasal bir zemini olan bir akademik disiplin olduğunu ifade etmektedir. Ancak eğitim yönetiminin nasıl bir bilim olduğu, bilgiyi nasıl işlediği, hangi yöntem ve tekniklere başvurduğu üzerinde tartışılagelen konular olmuştur.

Eğitim yönetimi akademik bir disiplin olarak kurulduğu günden bugüne bilim insanları tarafından bu alanın entelektüel tarihi yazılmaya çalışılmış, teori ve uygulama bağlamında alan açıklanmak istenmiş ve yapılan araştırmalar bağlamında alanın temel eğilimleri ve sorunları belirlenmeye çalışılmıştır. Felsefi bir bakış açısının alana ne tür katkılarının olabileceği, eğitim yönetiminin nasıl bir bilim olduğu, hangi fikirlerle beslendiği, bu alanda hangi yöntemlerin tercih edildiği, alanda iletişimin nasıl sağlandığı ve bilginin doğruluğunun nasıl ele alındığı, eğitim yönetiminde çatışan değerlerin ve normatif değerlerin neler olduğu üzerinde tartışılan konular olmuştur.

Eğitim yönetiminde ilk temel çalışmalar teorik temellere dayanmaktadır ve bu ilk çalışmalar, Amerikalı bilim insanları tarafından ortaya koyulmuştur. Örücü ve Şimşek’e göre, eğitim yönetiminde pozitivist paradigmanın uzantısı olan işlevselci ve radikal yapısalcı yaklaşımların etkisiyle bilgi üretimi, sosyal olgu ve olayları indirgemeci bir anlayışla gözlenebilir, ölçülebilir değişkenler haline getirmiştir.

Yönetimin bir bilim olarak önemli bir gelişim gösterdiği 1950’li yıllarda egemen olan felsefi model pozitivizm ve pozitivizmin çeşitli formlarıydı, özellikle mantıksal ampirizm. Dolayısıyla bu dönemde yönetim alanı, bu felsefi modelin özelliklerini yansıtmaktaydı. Eğitim yönetimi alanındaki teoriler de bu çerçevede şekil almış, alan hipotezlere dayalı tümdengelimci bir yapı kazanmak istemiş, deneysel kanıtlarla kendini gerekçelendirmeye çalışmıştır. Eğitim yönetimi alanında benimsenen bu felsefi model kaçınılmaz olarak pozitivizmin yansımalarının en iyi görüldüğü doğa bilimlerini taklit etmiş, olanla yetinmiş, olması gerekeni (etiği) devre dışı bırakmıştır.

Bursalıoğlu’na göre, eğitim yönetimi alanı dâhil, eğitimin herhangi bir dalının bilimleşmesi için sağlam teorilere dayanması gerekmektedir. Eğitim yönetimi alanında ortaya atılan teorilerin birçoğunun evrensel bir nitelik kazanamamış olması, bu disiplinin evrensel teorilerden önemli ölçüde yararlanmasını gerekli kılmaktadır. Buna karşın, Willower, farklı disiplinlerde geliştirilen teorileri (role teorisi, bürokrasi teorisi, liderlik teorileri, sosyal sistem teorisi gibi) eğitim yönetimi alanına doğrudan uygulamanın uygun olmayacağını, çünkü eğitim yönetimi alanının birçok disiplinden beslenen çok çeşitli, kırılgan ve gevşek bir yapısının olduğunu belirtmektedir.

1970’li yılların sonlarına kadar eğitim yönetimi alanında pozitivist yaklaşım hâkim olmuştur. Ancak sonraki süreçte, 1980’li yıllarla birlikte pozitivist yaklaşıma alternatif paradigmalar ortaya atılmaya başlanmıştır. Thomas Greenfiels ve Richard Bates gibi yazarlar, dış deneyimler yerine zihnin içine bakan öznel ve yorumsamacı görüşler geliştirmişlerdir. Pozitivizmin genelleyici, evrensel, nesnel, değerden bağımsız, belirlenimci, indirgemeci bilim anlayışına karşıt olarak genellenemezlik, durumsallık, öznellik, değer yüklü olma, görecelilik gibi hususları öne çıkaran yorumsamacılık ve bu kapsamda değerlendirilen fenomenoloji, etnometodoloji, eleştirel kuram ve sembolik etkileşimci yaklaşımlar gibi post-pozitivist paradigmalar geliştirilmeye başlanmıştır. Bazı bilim insanları ise her iki kutba mesafeli yaklaşmakta, eğitim yönetimi alanında ayrışmaya yol açan paradigmaları eleştirmektedirler. eğitim yönetimi alanında sığ pozitivist yaklaşımlarla veya aşkıncılıkla (transandantalizm) konuların ele alınmasını uygun görmeyen Willower, alanda “onlar ve biz” ayrımı yapan, iki keskin kutup yaratan, öte tarafı tamamen yanlışın içinde gören baskın ideolojik anlayışları terk etmek gerektiğini ifade etmiştir. Evers ve Lakomski de hem pozitivist hem de post-pozitivist felsefi modelleri birlikte ele alan bir felsefi model benimsemişlerdir. Evers ve Lakomski, eğitim yönetimi alanında teori geliştirmede, natüralist etik görüşü savunmaktadırlar. Sadece doğada olanla yetinmek, olması gerekeni, başka bir ifadeyle doğruyu, yanlışı, haklıyı, haksızı inkâr etmek natüralist yaşamla uyuşum göstermez. Çünkü insanın biliş alanı olduğu gibi biliş ötesi alanları ve duyguları da bulunmaktadır ve insanın karar verme, eylemde bulunma süreçlerinde bilişin, biliş ötesinin ve duyguların yeri vardır.

Eğitim yönetimi alanının, eğitim örgütlerinin faaliyet alanlarıyla ilgilendiği ve bu örgütlere yönelik çalışmalar ortaya koyduğu göz önüne alındığında, örgüte ilişkin bir analizin alanı anlama ve yorumlama bağlamında önemi ortaya çıkmaktadır. Şişman, Greenfield’den yaptığı alıntıda örgüte ilişkin şu analizi yapmıştır:

Örgütler, nesneler değillerdir. Dolayısıyla ontolojik anlamda bir gerçeklikleri yoktur. Örgütler, insanların icat ettikleri sosyal gerçeklerdir. Bu açıdan örgüt kavramı, “moral bir düzen” olarak tanımlanabilmektedir. Dolayısıyla örgütleri ve yönetimi anlama ve açıklamada yeni mecaz ve paradigmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Pozitivizmin sayıltıları üzerine kurulan ve bunlarla sınırlı kalan bir yönetim bilimi, belki teknik anlamda uzmanlar yetiştirir, ancak “değerler” konusunda değil. Oysa örgütlerde yöneticiler, değerlerin taşıyıcılarıdırlar. Onlar, giyimleri, konuşmaları, eylemleri, adetleri, ile birtakım değerleri yansıtır ve temsil ederler, aynı zamanda değerler konusunda hakemlik yaparlar.

Willower, eğitim yönetiminde nicel araştırmaların yanı sıra, nicel araştırmalara kıyasla daha az yapılandırılmış, hipotez temelli nitel araştırmaların da yapılmasını gerekli görmektedir. Araştırmacıya göre alandaki araştırmalar sadece sahadaki gözlemlerle sınırlı bırakılmamalı, günlükler, hatıralar, yazılı veya sözlü olarak aktarılan deneyimler, filmler, fotoğraflar, hikâyeler ve klasik eserler de üzerinde çalışılan materyaller olmalıdır. Lunenburg ve Ornstein akademik bir disiplin olan eğitim yönetiminin araştırma odaklı olmasıyla güvenirlik kazanacağını ifade etmektedirler. Araştırmacılara göre araştırma yoluyla sağlanan bilimsel olgunlaşma, iş yerinde çalışan davranışı hakkındaki spekülasyonların ve test edilmemiş varsayımların yerini almaktadır. Araştırmacılar, laboratuvar çalışmaları, alan çalışmaları, meta-analiz, anket çalışmaları ve örnek olay çalışmaları gibi farklı araştırma desenlerinden yararlanmanın bilimsel olgunlaşmaya katkı sağlayacağını ifade etmektedirler.

Kaynak: Eğitim Yönetiminin Bilimsel Sınırları: Alan Kitapları Bağlamında Epistemolojik Bir Karşılaştırma, Fatih Şahin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.